8. Hafta Hukuk Felsefesi Dersi: Hukuki Realizm

Bu haftaki konumuz hukuki realizm olacaktır. Bu kapsamda aşağıdaki makalelerin okunması ve 12 Nisan Pazar saat 19:00’a kadar tepki paragraflarının gönderilmesi gerekmektedir.

“8. Hafta Hukuk Felsefesi Dersi: Hukuki Realizm” için 84 yorum

  1. “Hukuki realizm açısından hukuk bilimi, yargıçların ve diğer resmî görevlilerin verdiği ve hukuk olarak görülen kararlara nasıl ulaşıldığının bilimler araştırması anlamına gelmektedir.” Bu cümle aslında Amerikan hukukçuların hukuki realizme mahkemelerin temel fonksiyonlarından ulaşma çabasının bir özeti niteliğindedir. Diğer yandan İskandinav hukukçular, hukukun asıl işlevinin tüm metafizik olayları dışta tutarak yalnızca hukuki olayları incelemek olduğunu savunmuşlardır. Realizmi hukuktan bağımsız olarak ele aldığımda karşıma çok somut bir düşünce çıkıyor: İnsan zihninden bağımsız bir gerçeklik vardır ve bu var oluş kabul edilmelidir. Bundan yola çıkarak hukuki realizme gelecek olursam, hukukun amaçlaması gereken şey, kanaatimce, Olan’ı (sein) ele alıp, Olması gereken’den (sollen) uzaklaşılması gerektiğidir. İnsan zihni öyle karmaşık bir yapıdadır ve etkilenmeye öyle açıktır ki olması gerekeni tam anlamıyla somut gerçeklik düzlemine oturtmak neredeyse imkansız kalmaktadır. Mahkeme örneklemi üzerinden gidersek, bir yargıcın “olması gereken”i ile diğer yargıcın “olması gereken”i muhakkak ki birbirinden farklı olacaktır. Her insanın yetişme biçimi, şahsi fikirleri, inançları, cinsel kimlikleri belli ölçüde birbirine benzese de temelde bambaşkadır. Dolayısıyla hukuki realizmde ele alınması gereken temel kavramın “olan” olması gerektiğini düşünmekteyim. Hukukçu dendiğinde aklımıza gelen bütün meslek grupları, “olan” üzerinden ilerlerse hukukun temel işlevi yerine getirilmiş olacaktır. Farklı akıllarca belirlenmiş birtakım değerler bütünü hukukun gerçek amacını ortaya koyamaz, yalnızca çırpınıp durur.

  2. İnsan doğası itibariyle sosyal bir canlıdır. Bunun gereği olarak bir arada yaşamaya ihtiyaç duyar. Bir arada yaşayan insanlar belli konularda uzmanlaşarak bu birliğin düzenli şekilde işlemesini sağlar. Bu birliktelik tabi ki de bir takım sorunları da meydana getirir. Sorunların, anlaşmazlıkların aşılması ve düzenin aşılması için belli bir kuralların koyulması gerekir. Bu aşamada ise kuralların kime göre nasıl koyulacağı ve uygulanacağı gündeme gelmektedir. İnsanlar düzenin sağlanması için bir otoriteye ihtiyaç duyar; bu da devletin ta kendisidir. Ayrıca insanlar ortak kuralların konulması için yönetim biçimine göre; örneğin cumhuriyet yönetim biçiminde kuralları koyacak kişileri seçerler. Bu seçimlere bireysel veya parti olarak girenler de toplumdaki grupların ideolojisini yansıtmaktadır. Hukuk bu şekilde sosyal olgulardan oluşmaktadır. Hukuk kuralları yaşanan zamanın sosyal davranışları düzenler ve hukuk uygulayıcılarına yol gösterir.

  3. Makalelerden ülkelerin yaşadıkları savaşlar ve toplumsal olayların yargılama süreçlerinde etkili olduğu ve adeta evrimsel bir sürecin yaşandığı anlaşılmaktadır. Pozitivizmin sadece olanla ilgilenmesi ve kurallara sıkı şekilde bağlı olması eleştirilmekte ve somut olayın incelenmesinde başka değişkenlerinde olduğu öne sürülmektedir. Realizm akımında ise psikoloji, sosyoloji, tarih, istatistik ve diğer değişkenlerin de gözardı edilmemesi gerektiği dile getirilmektedir.
    Tüm bu duruma savunma yapan bir avukat gözüyle bakacak olursak, savunmanın realist bakış açısına uygun olan unsurları içerecek şekilde yapılmasını ve dolayısıyla hükmü veren hakiminde kararını verirken aynı bakış açısıyla bakması gerektiğini düşünüyorum.
    Fakat benim yine takıldığım nokta, aynı olaya bakan hakimlerin farklı bakış açısına sahip olmaları nedeniyle verdikleri farklı kararlar sonucunda adaletin nasıl tesis edileceği?

    A.ÜZGÜN 201851266

  4. Bunca zamandır süregelmiş akımlar arasından birini tercih etmem gerekseydi ben de Alf Ross ve üstadları gibi hukuki realizm akımını benimserdim. Çünkü bana göre de hukuku maddi dünyadaki gerçek ilişkilerle açıklamak daha yerli yerinde olacaktır. Aslına bakarsak sıradan insanların sıradan olayları belirliyor gerçekten de hukuku. İşte tam da bu yüzden Sein(olan)’le değil, Sollen(olması gereken)’le tamamlanıyor hukuk.
    Ben bu noktada İskandinav hukuki realizmiyle, Amerikan hukuki realizminin bir bağ içinde olduğunu düşünüyorum. Makalelerde de belirtildiği gibi bu akım “yararcı akımlar” içinde incelenmelidir ve kişilere yol göstermek, hukukun duvarlarını betimlemek üzere var olduklarını yadsımamak gerektiği kanısındayım.
    Eğer hukukun sınırlarını olanla bağlı tutarsak yanılsamaya düşebiliriz ancak bunu olması gerekenle bütünleştirmek her zaman daha da akılcı olacaktır.
    Hukuki realizm akımını benimseyen filozoflar metafiziği reddedip deneysel olan şeylere anlam yüklemekte görmüşler doğruyu. Ancak bunu yaparken adaleti anlamsız, hukuk kurallarının varlığını saçma olarak nitelendirmeleri, bunları ilkel hukuktan kalma kavram ve durumlar olarak lanse etmeleri bana pek de doğru gelmedi. Açıkçası ya ben anlatmaya çalıştıklarını anlayacak yetkinlikte değilim ya da filozofların bu düşünceleri benimsedikleri akımla bir çelişki oluşturmakta. Zira ben de teke indirilebilecek bir adalet tanımı yapmanın mümkün olmadığını kabul etsem de anlamsız olarak nitelemek bana doğru gelmedi.

    ŞEYMA AKGÜMÜŞ
    201751005

  5. Postmodernizim hukuku yansıması makalesinde Her karar bir yorum işidir ve belirli bir siyasal bağlamda gerçekleşir. Bunu değerden bağımsız bir hukuk mantığıyla rasyonelleştirmek, tam anlamıyla taraflılık batağına saplanmak olur denilmiş.. Makalede “genel kurallar somut olayları karara bağlamaz” diyen yargıç Holmes haklı bulunmuş..Hukukta verilen kararlarda somut bir olaya uygulanabilecek bir hukuk kuralının bulunup bulunmadığını saptamanın yolu yorumdan geçmektedir. Hukukun anlam bakımından uygulanması,pozitif hukuk kurallarının içerdiği soyut ve genel nitelikteki hükümleri, yaşamın belirli ve somut bir olayına yansıtmak, bu olayı o kurallarda ifadesini bulan anlama göre çözümlemek demektir. Bu da hukuk kurallarının yorumlanmasıyla olur.Hakime kimi zaman takdir yetkisi verilirken kimi zamanda lafzi yorum ,amaçsal yorum gibi yine belli bazı yorum teknikleri yöntemleri kullanır.Kararları belli yorum yöntemleri ve tekniklerini kullanarak çözümlediğimizi kabul etmekle beraber verilen her kararın siyasal bağlamda olmaması gerekir.Yargı siyasetten ayrı tutulmalıdır.Belli değerler ile hukuk mantığını harmanlamak , bunu yaparken de objektif tarafsız bakış açısı kullanılmalıdır.

  6. Hukuki realizim yargıçların çok yönlü düşünmesini sağlıyor. Yani hukuki sorunla karşılaşıldığında yargıç mevzuata bakar ve mevzuatın uygulanması sonucundaki etkilere de dikkat ederek karar verir. Bu sayede belki de kanun yoluna başvurmaya gerek kalmaz ve toplumun adalete olan güveninin artmasına sebep olabilir.
    James’in anlayışı hukuka uygulandığında hukuk artık amaçlarından değil sonuçlarından yani uygulanmasıyla ortaya çıkaracağı toplumsal değişime göre değerlendirilir aslında genel olarak hukukumuzda olması gereken budur. Çünkü önemli olan hukukun topluma olan olumlu etkisidir.
    Ross’un tüm çalışmalarındaki ana amacı hukukun tüm normatif özelliklerini kapsayan hukuk biliminin konusunun her tür metafizik öğeden kaçınarak nasıl belirleneceğidir fakat bilim içinde doğaötesi şeyleri barındıracağı için bu uğraşının sonuçsuz kalacağını düşünüyorum.
    İrem Şule Tırpan 201851401

  7. Hukuki realizm, Amerika’da doğup gelişmesi; ülkemizde ise ekonomik yapıdaki çöküntüye bağdaştırılabileceği ayrıca Avrupa Topluluğuna üyelik isteğinin etkisiyle yaygınlaşmıştır.Hukuki realizm, tarihten feyz alındığında kriz ve şok zamanlarında gündeme gelmektedir.Burada karşımıza ‘sinik asit’ dökme kavramı çıkıyor.Bu kavram her kavramı olduğu gibi görmek, üzerinden örtüsünü veya maskesini çıkarmak anlamına gelir. Az önce ifade ettiğim gibi şok zamanlarında bulunmayan her şeyin yolunda gittiği dönemlerde sinik asit dökmek doğru bir davranış değildir.Bu asidi dökmek için bir hayli umutsuz olmak gerekir.Realist hareket önde gelen realizm temsilcilerinin de kabul ettikleri gibi tutarlı bir bütün değildir.Bu sebeple ‘hareket’ değil; ‘hareketler’ olarak algılamak daha doğrudur.Sosyal gerçekliğe verilen önem dolayısıyla realist akım hukuk dışında birçok bilim dalıyla bütünleşir, örneğin: ekonomi,kriminoloji… Hukuki realizm, ‘olması gereken’ hukuktan uzaklaşmıştır.Çünkü, bu anlayışta hukukçuların davranışlarını meşrulaştırmada kullanacakları hukuki veya ahlaki gerekçeleri değil ne yaptıklarına bakılacaktır.Dewey’in mantığına göz atacak olursak, hukuk mantığın belirli bir sonuca götüren faktörlerden yalnızca biridir.Burdan anladığım, hukukun temelinin mantık olduğu kabul edilmez.Mantıktan gerçekliğe dönüştür.Yargıç, hukuk metinlerinden sıyrılıp olaya yönelir.Kendi fikrimce bu bir nevi doğrudur.Kanunun sözüne ve özüne uyulması gerektiğine inaniyorum fakat, olaylardan kopmak bir yargıç için doğru yol değildir.Yargıç olguların bilgisine ne denli sahip olursa kararı da o denli farklı olur.Karl Llewellyn Jurisprudence-Hukuk Bilimi adlı yapıtında hukuki realizmin kalkış noktalarını sıralamıştır.Bunu şöyle özetleyebilirim, hareket ve akış halindeki hukuk, toplumsal ereklerin aracı olarak hukuk kavramı, tipik olarak hukuktan daha hızlı akan toplum kavramı, ‘olan’ ve ‘olması gerekenin’ araştırılma amaçları için ayrılması,mahkemelerin gerçekte ne yapıyor olduklarını tanımladıkları iddiasında bulundukları aşamada geleneksel hukuk kurallarına güvensizlik,geleneksel hukuk kurallarıyla meydana gelen geleneksel emredici hukuk kurallarının mahkeme kararına ağırlıklı işleyen faktör olmasına güvensizlik,yasal uygulamaları eskiye nazaran daha dar kalıplarla sınıflandırmanın önemli olduğuna inanç,hukukun herhangi bir bölümünü sonuçlarıyla değerlendirmede ısrar,hukuk sorunlarına bu başlıklar vasıtasıyla sürekli ısrar.Realizme göre, hukukçuluğun bir meslek olmasının veya kişilerin hukukla ilgilenmesinin sebebi, hukuka ‘kötü adam’ gözüyle bakılmssıdır.Örneğin, borçlarını ödemeyen bir tacirin bilmek istediği ne gibi tatsızlıklarla karşılaşacağıdır.İşte hukukçuluk da bu sonucu tahminden ibarettir.Bunun nedeni davaların sonucunun önceden tahmin edilememesidir.Bunların sonucu olarak da klasik anlamda hukuk kurallarının yasalar, tüzükler, emsal kararların zannedildiği öneme sahip olmadığıdır.Gerçek kurallar ile yazılı kurallar birbirinden farklıdır.Bir hukukçunun yapması gereken gerçek kurallara ulaşmaya çalışmaktır.Kuşkucu olmak gerekir, gerçeğe ulaşmanın kuşkusu.Olgu kuşkucuları, olayın ilk derece mahkemesine getirildiği aşamada; kural kuşkucuları ise olguların toplanma aşaması sona erdikten sonra ve ilk derece mahkemesi karar verdikten sonra temyiz sürecinde devrete girerler.Hukuki realistler bu iki türü de kullanmışlardır.İskandinav hukuki realizm akımına göz atalım, bu akım hem hukuki pozitivizmde hem de Amerikan hukuki realizminde görülen metafizik kavramlara karşı çıkışın doruk noktasına ulaştığı akımdır.Çalışmaları bu bu alanda sayılan yazarların ortak özelliği hukuk sisteminin olgulara dayalı olarak tanımlanmamasına ve her türlü metafizik unsuru hukukun dışında tutarak deney ve gözleme dayalı olgulara dayanan bir yaklaşımı savunmalarıdır.İskandinav realizmi hukukçunun işlevinin yalnızca hukuki olayları incelemek olduğunu savunur.Hukuku açıklamak gözlemlenebilir olgulara dayanır.İskandinav realistler, yalnızca görülen, duyulan ya da işitilebilen şeylerle sınırlamayıp insanların tecrübe ettiği zihinsel durumları da olgu başlığı altında değerlendirir.Axel Hägerstöm ve Alf Ross olmak üzere İskandinav realistleri hukuki geçerliliği belirli duygu türlerine indirgeyip hukukun normatif boyutunu psikolojik olgulara indirgemeyi amaçlamakla eleştirilmişlerdir.Ross, hukukun normatifliği sorununun çözümünde Kelsen’in temel norm teorisini benimsemektedir. Nedir bu norm teorisi? Hukuki normun geçerliliği normlar hiyerarşisinde kendisinden bir üstte yer alan hukuk normunun geçerliğinden kaynaklanmaktadır.Ve bu hiyerarşinin en üzerinde de sisteme geçerliliğini sağlayan ve hukuk düzeninin birliğini sağlayan Grundnorm (Temel Norm) yer almaktadır.Alf Ross, Hukuki Realizm akımı içerisinde özgün olmayı ve dünya genelindeki hukuk teorisi tartışmalarını etkilemeyi başarmıştır.İdeoloji ve hukuk kavramlarına geçelim.İdeoloji ve hukuk ilişkini irdelerken ilk olarak ideoloji kavramını incelemek gerekir.İdeoloji kavramı olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğu bile tartışmalıdır.Nötr olarak tanımlayanlar da yok değildir.Kendi fikrimce ideoloji nötr bir kavramdır.İdeoloji kavramının ilişkilendirilmesi gereken asıl olgu, bilinçliliktir.Düşünceler, etik yargılar, inançlar ne kadar değişiklik gösterirse göstersin belli bir bilinçliliğr karşılık gelirler.Terry Eagleton, farklı noktalara vurgu yapan ideoloji tanımlarına yer verir.İlk olarak, toplumsal düzendeki fikir, değer ve inançları oluşturan genel süreci ideoloji olarak nitelendiririz.Küçük ölçekle baktığımızda kültür kavramına yakın bir durumla karşılaşırız.Toplumsal açıdan önemli bir sınıfın içinde bulunduğı durumu da ideoloji olarak simgeleyebiliriz.Anlayışların ve bilincin üretimi öncelikli olarak insanlarin maddi faaliyetlerine ve karşılıklı maddi ilişkileriyle bağlıdır.Ahlak, din, metafizik ve geri kalan kısım artık özerk görünümlerini yitirirler.Kapitalist toplumlara bakacak olursak; burdaki hukuk ideolojisi, yaşam, özgürlük ve mülkiyet ilkeleriyle bireyin özerkliğini temin ederken, bunun güvencesi olarak hukuk devletini zorunlu kılar.Hukuk ideolojisi kavramı hukukun ideolojisi olarak ele alınmamaktadır.Bunun ötesinde, hukukun yanlış bilinç formu olup olmadığı sorgulanmaktadır.Bunun kabul edilmesi ise, hukuk fetişizmi, hegemonya gibi kavramları gündeme getirmektedir.Tarihsel dönemlerin özgün hukuk anlayışları olduğu kuşkusuzdur.Ancak, günümüzde bu yansımanın karmaşıklaştığı bir dönemi bulmak kolay değildir.Her bir neden aynı zamanda sonuçtur.Buna bağlı olarak bir şeyin nedenini aramak nedenler dizisinde sonsuzca geriye gitmek mümkündür.Postmodernizm hukuka ilk olarak Eleştirel Hukuk Eleştirileri ile girmiştir.Üç konuda CLS’ ye katkısı olmuştur.Eğer değerler yalnızca güç ilişkilerinin sonucuysa, ahlaki doğruluk ya da nesnellik yoktur.Musevi-Hristiyan alt grubunun başardığını diğer alt gruplar da başarabilir.Zayıf sınıfların değerleri onları teselli eder ama bu anlamda oldukları gibi kalmalarına da yarar.
    Sonuç olarak, hukuk da ahlak gibi belirli bir bağlamda ve karşılıklılık içinde değerlendirilmeli.Her karar yorumla bütünleşir.Bu değerlerden bağımsız hukuk mantığı taraflılık batağına saplanmak olur.

  8. Hukuki realizm, genellikle toplumların krizlere boğuşurken ortaya çıkmaktadır. Ki her şey normalinde seyrederken insnaların genel kabulllerini sinik asit döküp rasyonalize etmek çok kabullür değildir. Toplumlar, sorunlarla boğuşurken gerçeklerini görmeye daha yatkındırlar. Kendilerine farklu bir aynadan bakabilme güç ve cesaretine sahiptirler.
    Eleştirim çoğu toplumlarda hukuk kuralları aynı olsada uygulanan hukuk, farklılık arzedebilir. Ki her dönemde çoğu toplumlarda bu farklılıklar karşımıza çıkmaktadır. Hukuk realizmin oluşturduğu bakışaçısını uygulamakta tümdengelim uygulamakta zorlaşacaktır.
    Şehriban KORKMAZ
    201451101

  9. İskandinav Hukuki Realizmi asıl olarak Amerikan Hukuki Realizme karşı çıkmıştır.Bu akımı savunanlar hukukçuya hukuki olayları incelemeyi sorumluluk edindirmişlerdir.Akımın kurucusu Axel Hägerström’dur.İskandinav Hukuki realistleri metafiziğe yaklaşan adaleti anlamsız görürüler. Axel hukukun temel yapıtaşları olan hak ve ödevin de deneyimden kaynaklanmadığını ve ilkel hukukun kalıntısı olduğınu belirtmiştir.Burada bir isim daha karşımıza çıkar Alf Ross.Onun açısından hukuka bakılınca ilk başlarda Neo-Kantçı bir yaklaşım izlese de sonradan pozitivis emotivist bir yaklaşım izlemiştir.Ross bu yaklaşımı izlerken amacı da hukuk biliminin konusunun ve yönteminin ne olacağını her türlü metafiziksel öğenin dışında tutarak bulmaktır.Ancak İskandinav Hukuki Realizm savunurları her türlü metafiziği hukukun dışında tutarak hukuku deneye ve gözleme dayalı olarak incelemeyi amaçlamışlardır.Ancak Ross metafiziği tamamen reddetmesi nedeniyle o güne kadarki yapılmış asıl hukuk tanımlarının metafiziği barındırdığını düşünür ve bu anlamda diğer İskandinav Hukuki Realizmini savunan filozoflardan ayrılır.ve bu akımda hukukun olgulara dayanılmadan açıklanması veya olgulara dayanılsa bile olgusal olmayan gerçekliklere atıfta bulunulmasına karşı çıkılmıştır.Burada Ross un ve diğer filozofların düşüncelerine belli noktalarda hak veriyorum ancak Hukukun ileri gitmesi için veya eğer hak ve ödevin gerçek anlamda uygulanabilmesini en iyi bu sekilde sağlanacaksa veya eğer belli anlamlarda yani örneğin olgusal olmayan şeylere atıf yapılması gerekiyorsa bunda bir sakınca görmüyorum hukukun da asıl amacı adaleti sağlamak olduğu için eğer metafiziğin katılımıyla bu daha olanaklı hale gelecekse asla dememek yerine aza indirgenerek hukukun da amacını unutmadan bunun da bir bilim olduğunu da düşünerek sağlanabileceği görüşündeyim.
    Şeyma ÖZKAN
    201851405

  10. Bu haftaki makaleler üzerine bir şeyler yazmak gerekirse ;
    Amerikan Hukuki Realizmi ile başlıyordu. Bu akım tutarlı bir bütün değildir, temsilcileri tamamiyle aynı fikirlere sahip değillerdi. Bu akım sonuççudur. Hukukun toplumu olumlu etkilemek için var olduğunu savunur. Bu yönüyle yararlı akımlar içinde incelenebilir. Gerçekçi yönü ile ” hukukçuların söyledikleri değil yaptıkları” değerlendirmesiyle sosyolojik pozitivizm başlığı altında incelenebilir. Hukukçunun kağıt üzerindekilerle oyalanmayıp, gerçek kurallara ulaşmaya çalışması gerektiğini savunur. Dolayısıyla kuşkucu olmak gerekir gerçeğe ulaşabilmek için. Yargılama sürecinin aşamalarına göre Olgu Kuşkucuları ve Kural Kuşkucuları olmak üzere iki kuşku mevcuttur.
    Tüm sinik kuramlar gibi Hukuki Realizm de günümüzdeki kurum ve kavramları daha sağlıklı biçimde sorgulamamıza yardımcı olmaktadır.
    Bir diğer makale de İskandinav Hukuki Realizmi ve Alf Ross’dan bahsetmekteydi. Bu realizme göre hukukçunun işlevi yalnızca hukuki olayları incelemektedir. Gözlemlenebilir olgular incelenmelidir.
    Alf Ross’a göre hukukun geçerliliği Olan’ı Olması Gereken’den ayıran bir nitelik değildir. Hukuk teorisi çalışmalarına ilk başladığında Neo-Kantçı bir yaklaşım izlerken sonralarda hukuk biliminin kaynaklarına ilişkin olarak pozitivist emotivist bir yaklaşımı benimsemiştir. Ancak çalışmalarındaki ortak ana amaç hukukun tüm normatif özelliklerini kapsayan bir hukuk biliminin konusunun ve yönteminin ne olacağının her tür metafizik ögeden kaçınarak nasıl belirleneceğidir. Akademik hayatı boyunca da zaten hukuk teorisi üzerine çalışmış ve hukuk doktrininin anlaşılmasında kullanılabilecek bir “doğru” kavramı geliştirmeye çalışmıştır. Diğer temsilcilere göre en özgünü sayılabilir. Hukuk biliminin konusunu metafizikten arındırmaya çalışmıştır.
    İdeoloji kavramının doğrudan ilişkisi bilinçle ve onun çeşitli düzeyleriyledir. Hukuk ideolojisi de hukuka ilişkin bilinç durumunu ya da düzeyini ifade etmektedir. Hukuk toplum hakkında karmaşık tutumlar, değerler ve kuramlar seti taşıdığı ve yaydığı için ideolojiktir. Onun ideolojik içeriği, egemen ideolojisinin bir parçasını oluşturur ; bu tutum ve değerler, mevcut toplumsal düzeni dayatır ve meşrulaştırılar.
    Hukukun ideolojisi olduğu iddiası, hukukun tarafsız olmadığı iddiasından çok da farklı değildir.
    Eleştirel Hukukçular’dan Klare, “hukuksal söylem, insan türünün kapasitesi ve deneyimleri hakkındaki inançlarımızı, adalet, özgürlük ve tatmin tanımlarımızı ve geleceğe ilişkin vizyonumuzu şekillendirir” derken hukukun bir bilinç formu şekline geldiğini ileri sürmektedir.
    Kapitalist toplumdaki hukuk ideolojisi yaşam, özgürlük ve mülkiyet ilkeleriyle bireyin özerkliğini temin ederken, bunun güvencesi olarak da iktidarı rasyonel, objektif ve birey üstü duruma getirir. Bu sayede hukuk devleti, hukuk düzenini siyasal mahiyetteki güç ve egemenlik çatışmasının, belirsizliklerinin dışında tutar.

  11. Hukuki Realizm üzerine…
    Hukuk felsefesi kuramıdır ve İçinde sosyolojik bir bakış vardır. Buradaki realizmin genel düşünce tarihindeki realizm ve edebiyat realizmi ile alakası yok. Felsefe tarihindeki realizm hiç hayalperest olmayan, gerçeklerle ilgilenen anlamındadır. Hukuki realizmin temel düşüncesi ”hukukun uygulamasına bakın”dır.Bu metinde verilen basit vekaletin şekli kurala tabi olmaması ancak noter huzurunda yazılı şekil olmadan bir iş yapılamamasında açıkça öngörülmüş ki ülkemizde de uygulama teori arasında farklar çok barizdir örnek olarak geçen yaşadığımız bir olaya değinmek isterim kiracımız bizi arayıp evdeki kendi kabahatinden çıkan bir arızayı belirtmek için bizi aradı ve bizden masrafların ödenmesini talep etti ki hukuk kuralınca demirbaş arızası bile olmayan ve kendi kabahatinden çıkan masrafın ev sahibi tarafından ödenmesi hukuk kurallarında öngörülen bir nokta değil kiracıya konuyu söyledikten sonra tesisatçıyı aradığımızda var mı böyle bir şey diye sorduğumuzda bize şunu söyledi burada işler böyle yürümüyor!!Sanırım orada hukuk kuralları geçerli değil ve insanların teamülleri ile işliyor bu durum biraz garipti ama bu durumdan bir ders çıkarır vaziyette ise hukuki realizmin de bir teori olduğunu görsek de gerçekten de teori iler pratik yaşam ile uyuştuğunu görür vaziyette olduğumuz bir gün görmüş olduk (burada küçük bir örnekle realizmin basit işleyişini aktarmak istedim) devam edecek olursak.. .
    Realistlere göre aslında hukuk dediğimiz şey aslında uygulanan şeydir bu teori ile pratik farkıdır aslında. Hukuksal realizm, pragmatist yaklaşımların hukuka uygulanmasıyla oluşmuş ekollerin genel adı olarak da ele alınabilir. Felsefi kökenleri göz önünde tutulduğunda pozitivist, ampirik, sosyolojik, fonksiyonel ölçütlerle biçimlendiği ele anlaşılabilir.
    Realist hukuk akımı ABD’de etkili duruma gelmiş ve hukuksal formalizme karşı bir tepki olma özelliği göstermiştir. Amerika’da hukuksal realizm ”enstürümentalizm” olarak da isimlendirilmiştir. Çünkü realist akım hukuku araçsallaştırmıştır.
    Hukuksal realistlere göre ne var olan hukukun ne de mahkeme tarafından önceden verilmiş kararlarının yeterli olmaması nedeniyle bir hukuksal objektiviteden bahsedilmeyecektir. Bu tutum kural şüpheciliği olarak da adlandırılır. Amerikan hukuksal realizmi, hukukun yasalarda yazdığı şekliyle değil, dışarıdan somut olarak gözlemlenebilen şekliyle incelenmesini önemser işte bu da uygulama dil kural arasındaki temel farkı oluşturur.
    Hukuksal realizmin sırtını dayadığı 2 görüş vardır. Bunlar felsefi pragmatizm ve sosyolojik hukuk bilimi. Realistlerin karşı olduğu görüş ise formalizm ve doğal hukuk teorileridir. Formalizmciler hukuku tam ve bağımsız bir bilim haline getirmek istemişlerdir ve tümdengelim yöntemini kullanmışlardır. Doğal hukukçular ise hukuk bir değerdir ve akıl yürütme yoluyla elde edilir demişlerdir. Hukuksal realistler ise hukukun bilgisine deney ve gözlemle ulaşılacağını kabul etmişlerdir. Hakimlerin vereceği kararı tespit etmek deney ve gözlemle olur demişlerdir.
    Hukuksal realistler uygulamacıdır. Hukuk yardıgır, karardır derler. Bir kural ne kadar mükemmel ne kadar güçü olsun bunun bir önemi yoktur demişlerdir. Ancak o kural mahkeme huzuruna gelebiliyorsa bunun bir önemi vardır. Ayrıca realistler hukuku yargıya indirgemişler ve özgülemişlerdir. Bu durum hakimlerin önemi arttırmıştır. Hakim istediği gibi karar verebilir, mutlak bir yorum yapma yetkisi vardır.ABD Hukuku realizmi ve İskandinav Hukuku realizmi genel olarak bu şekilde ele almama rağmen 2.metini okurken bir monografi mi yoksa İskandinav hukuku realizminin mi anlamaya çalışacağım biraz karmaşa içinde kaldım makale yazarı Alf Ross’un hayatına değinerek atıflarda bulunarak realizmi anlatmaya çalışsa da kanaatimce ilk başlarda başarılı olamamıştır çünkü monografi ve makale arasında kalmış ve okuyucuyunun kafasını karıştırdığını söylemek isterim…

    İdeoloji olarak hukuk metni gerçekten tartışmaya açık bir metindir burada şu soru sorulmalı ve tartışılmalı ideolojilerin hukuku mu yoksa ideoloji olarak hukuk mu ancak şunun gerçekliği apaçıktır:
    Hukuk normları bir taraftan rasyonel düşünce ürünü olmak bir taraftansa kapsayıcı bir toplumsal düzeni kurgulamak olarak karşımıza çıkmaktadır modern toplumlar açısından bundan başka bir alternatif bulunamaz.Çünkü hukukun gerçek işlev amacını yerine getirebilmesi için başka ideolojilerin aracı olmaktan sıyrılarak kendine ait bir hukuk ideoloji kurgulaması lazımdır.Eğer ideolojilerin hukukunu kabul edersek her ülkenin kendi ideolojilerinin hukukunu kabul etmiş oluruz bunun akabinde ise sömürgeci ülkerin ideolojisini,emperyalistlerin ideolojilerini ve akla gelecek bunun gibi istemediğimiz insan hak ve onuruna aykırı olan ideolojileri de kabul etmiş oluruz ancak ideoloji olarak hukuk mantığını kavradığımızda tüm düşünceleri alıp bütünleyici bir hukuk ideolojisi kurmaktır bunun da yolu demokrasiye işlerlik kazandırmaktan geçecektir.Yani özgür ve barışçıl bir ortam içinde insanların tartışması ve doğru olan bir hukukun müzakereler sonucunda ortaya çıkmasıyla hukuk ideolojisinin böyle işlerlik kazanacağını düşünmekteyim.Böyle bir düzen olsaydı gerçekten de daha barışçıl ve özgür ortamda yaşam sürebilirdik ancak ne yazık ki dünyada gördüğümüz o dur ki ‘İdeolojilerin hukuku’ yüzünden bencilleşen dünya bunun sonucunu Covid-19 ile görmektedir şuanki dünya düzeninde ulus devletler buna karşı beraber hareket edememekte ve tek başına mücadele etmekte de yetersiz kalıyor ulusların ideolojileri farkı yüzünden dünyanın pek de iyiye gitmediğini belki de bu vahim olay ile anlayacağız.(Daha da yazmak isterdim ancak konuyu uzattığımı ve komploya gittiğini farkediyorum ve burada bitiriyorum)

  12. İKİ SORUDA POSTMODERNİZM VE HUKUKA YANSIMASI
    Okuduğum okuma parçasında postmodernizm döneminin daha iyi kavranabilmesi adına bu dönemin öncesine gidilerek bu dönemin oluşum süreci incelenmiştir. Postmodernizmin ne olduğunu araştırdığımda bu dönemin basit açıklamasıyla modern dönemin sona erdiğinin savunuculuğunu ve modern dönemde yer alan çoğu görüşe zıt gidildiğini gördüm. Postmodernizm gerçeğin tek olmadığını ve evrende birden fazla gerçek olduğunu söylemiştir, bu görüşe katılabileceğimi düşündüm çünkü gerçekleri bireylere indirgediğimizde herkesin kendi gerçeklerinin olabileceğini düşündüm. Herkes kendi gerçeklerine göre yaşar ya da toplum açısından baktığımda her toplumun kendi gerçekleri olduğu ve yaşamlarında birçok şeyin kendi gerçeklerine göre şekillendiğini düşündüm. Postmodernizmin bir sorun ya da soruya kesin mutlak bir cevap vermediğini ve aynı soruya ya da sorunlara farklı cevaplar verebilmelidir şeklinde bir bilgi okudum. Bu bilgiden yola çıkarak bence de her farklı gerçek için tek mutlak cevap olmamalıdır. Her gerçeğin kendine ait sorunları ve soruları olur ve bunların farklı cevapları olması kaçınılmazdır. Okuma parçasında 17.yy. döneminden bu dönemin de geometrik yöntem ve akıl çağı olduğundan bahsedilmiş daha sonra Aydınlanma dönemine geçişten bu dönemin de deney ve gözleme bağlı bir akıl ile yürüdüğünü anlatmıştır. Buradaki düşüncem insanlık ilerledikçe insanlar daha somut bilgilere ve daha somut çözümlere ulaşmak istemiş bu nedenle de bu döneme geçiş olmuştur diye düşündüm. Yani insanlar olaylara daha gerçekçi bakmaya başlamışlardır gibi bir düşünce oluştu kafamda. Aydınlanma döneminde bilim ön plana çıkmıştır. Bilimdeki ilerleme ile birlikte insanların ve insanlığın hep daha iyiye gideceği düşünülmüştür. Ben bilimin kullanılış biçimine göre iyiye veya kötüye götürebileceğini düşünüyorum. Bilimin her zaman mutlak iyiye götürdüğü düşünülemez bence. Bilim iyiliği oluşturabileceği gibi kötülü de oluşturabilir. Mutlak iyilik oluşturan bir araç değildir. Okuma parçasında da bundan bahsedilmiştir. İyimser hava sürdürülememiştir denilerek 2. Dünya Savaşında kullanılan silahlar örnek gösterilmiştir. Postmodernizmin Eleştirel Hukuk Okulunda görüldüğünden bahsedilmiş ve Eleştirel Hukuk Okulunun görüşlerinden bahsedilmiştir. Hukuk Sosyolojisi dersinden Eleştirel Hukuk Okulu ile ilgili hatırladığım bilgilerimi düşündüğümde Eleştirel Hukuk Okulunun hukuku belirsiz gördüğünü, hakimin vereceği kararın sabah kahvaltıda ne yediğine bile bağlı olduğu görüşünü savunduğunu hatırladım. Bunun adaleti sağlamada sarsıcı olduğunu ve yanlış olduğunu düşünüyorum. Objektiflikten uzak bir kabul bana göre. Adil bir yargılama olabilmesi için hukukta her kararın nesnel olması gerektiğini düşünüyorum. Eleştirel Hukuk Okulu hukukun tarafsız olmadığını savunuyordu. Bence yine adil karar alınabilmesi açısından hukukta tarafsızlık sağlanabilmelidir. Postmodernizmde insanlar yalnızca eşitlerine karşı sorumludur, yabancı ve aşağı düzeyde olanlara istedikleri gibi davranabilirler tarzında bir görüş olduğunu gördüm ve bu görüşe katılmadım. Bence her insan her insandan sorumludur ve kimse kimseye istediği gibi davranmamalıdır. Toplumsal düzen ve barışın sağlanması açısından herkesin herkese eşit davranması gerektiğini düşündüm.

  13. Kasım Akbaş’ın İdeoloji Olarak Hukuk makalesini değerlendireceğim.Konuyu iki kapsamda ele almak istedim.İlk olarak hukukun ideolojisi ve ikinci olarak bir ideoloji olarak hukuk(Ki Kasım Hoca’nın da makalede özenle belirttiği gibi çalışmayı yapma amacı olan kısım)
    1)HUKUKUN İDEOLOJİSİ
    Terry Eagleton’ın saptadığı altı farklı ideoloji tanımından başlamak istiyorum. Bunları ideolojinin farklı tanımları olarak ele almak bence yanlış olacaktır çünkü 6 adım art arda alınıp düşünüldüğünde aslında bunların bir süreci ortaya koyduğu anlaşılmaktadır.Bu süreci adlandıracak olursam ‘’ İdeoloji egemen iktidar olma yolunda nasıl kullanılır?’’ derdim. Ve bu süreci değerlendirirken psikolojik değerlendirmelerden destek alacağım.
    Çalışmaya göre ilk tanım bana göre ise sürecin ilk basamağı:
    İdeoloji toplumsal yaşamdaki fikir inanç ve değerleri üreten genel maddi süreç.
    Alfred Adler karakteri içinde yaşadığı dünyaya uyum sağlamaya çalışan bireyin gösterdiği özgül bir ifade tarzı olarak tanımlar ve devam eder karakter toplumsal bir kavramdır. Karakter bireyin toplum duygusu çerçevesinde ve önem kazanma çabasına uygun olarak biçim kazanan davranış modelidir.
    Bireyin toplumsal hayatta varlığını tescillemesi bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı karşılamak üzere ,Kasım Hoca’nın çalışmasının devamında ideolojiyi kültürün iki uç sınırı arasında konumlandırmasından da yola çıkarak, kültür öğelerinin yarattığı toplumsal yaşamdaki fikir inanç ve değerleri benimsiyor.
    İkinci basamakta ele alacağım husus yine Alfred Adler’e göre tüm insanların etkinliklerini yöneten faktörün üstünlük, güç ve diğerlerini aşma hedefi olmasıdır.
    Toplumsal açıdan önemli bir grubun veya sınıfın içinde bulunduğu durumu ve hayat deneyimlerini simgeleyen inanç ve fikirler.
    D.H. Lawrance’e göre simgeleşmiş bu inanç ve fikirlerin ideolojik açıdan benimsenişini ülkücülük, akılsal olarak türetilmiş düşünceler aracılığıyla büyük duygusal kaynakların etkinliğe geçirilişi olarak anlatır. Tutkusal ruhun denetimi için oluşturulmuş ülkü ise yüce bir makine ilkesinden başka bir şey değildir. Ülkü makinenin içindeki tanrıdan başka bir şey değildir.İnsan ruhunu kendi kendine çalıştıran sabit makine ilkesi. Üstünlük, güç hedefine programlanmış ve ülküleştirdiği türetilmiş düşüncelerle hareket eden makineleşmiş bir insan figürü karşımıza çıkar. Zannımca bu inanç ve fikirlerin dünya görüşüne yakın görülmesi isabetlidir çünkü birey yarattığı bu ideolojiyle temas çevresindeki diğer bireyleri(aile, çalışma ortamı, eğitim ortamı vs.) şekillendirip kolektif bir oluşum meydana getirecektir.
    Üçüncü basamakta değerlendirilmesi gereken husus konusunda Gustave Le Bon’un şu tanımından yola çıkacağım: Kolektif zihniyet oldukça özel bir bütün çeşidini temsil eder. En önemli özelliği tamamen ‘’bilinçsiz’’ unsurların ve tuhaf bir kolektif mantığın egemenliği altında olmasıdır. Bu biliçsizlik hali artık ideoloji kılıfına ihtiyaç duymadan kendini gerçekleştirmedeki asıl hedef olan güce ulaşmak konusunda açık olmak sonucunu doğurur. Ve itibar kazanmak için güç gösterisi çıkarların sağlanması boyutuyla başlar:
    Toplumsal grupların çıkarlarının meşrulaştırılması ve desteklenmesi.

    Üçüncü basamak bir kopuş noktasıdır diyebiliriz.Bu noktadan sonra ortaya çıkan ve meşrulaştırılan ilk çıkarlar neticesinde D.H. Lawrance’in açıkladığı ‘’ ülküsel akıl beyin, kan ve yaşamı emip kurutarak çağdaş yaşamın vampiri olmuştur ‘’ metaforuyla bireyin iktidarı elinde bulundurma dürtüsüyle ortaya çıkan ve devamında kitlesel olarak egemen iktidar olma hedefine ulaşmak adına yaratılan ideolojileri araç olarak kullanma aşamasına ulaşan bir sürecin başlangıç aşaması meydana gelir. Diğer üç basamak da bu vampirliğin eseridir. Yani ideoloji bireyin kendini gerçekleştirme araçlarından biridir.
    (Hocam hukuk ideolojisi için yaptığım değerlendirme yetişmedi yarım haliyle iletmek istemedim o nedenle ilerleyen saatlerde mail yoluyla ileteceğim.)
    F.Şimal Yerdekalmazer

  14. Kasım Akbaş’ın İdeoloji Olarak Hukuk makalesini değerlendireceğim.Konuyu iki kapsamda ele almak istedim.İlk olarak hukukun ideolojisi ve ikinci olarak bir ideoloji olarak hukuk(Ki Kasım Hoca’nın da makalede özenle belirttiği gibi çalışmayı yapma amacı olan kısım)
    1)HUKUKUN İDEOLOJİSİ
    Terry Eagleton’ın saptadığı altı farklı ideoloji tanımından başlamak istiyorum. Bunları ideolojinin farklı tanımları olarak ele almak bence yanlış olacaktır çünkü 6 adım art arda alınıp düşünüldüğünde aslında bunların bir süreci ortaya koyduğu anlaşılmaktadır.Bu süreci adlandıracak olursam ‘’ İdeoloji egemen iktidar olma yolunda nasıl kullanılır?’’ derdim. Ve bu süreci değerlendirirken psikolojik değerlendirmelerden destek alacağım.
    Çalışmaya göre ilk tanım bana göre ise sürecin ilk basamağı:
    İdeoloji toplumsal yaşamdaki fikir inanç ve değerleri üreten genel maddi süreç.
    Alfred Adler karakteri içinde yaşadığı dünyaya uyum sağlamaya çalışan bireyin gösterdiği özgül bir ifade tarzı olarak tanımlar ve devam eder karakter toplumsal bir kavramdır. Karakter bireyin toplum duygusu çerçevesinde ve önem kazanma çabasına uygun olarak biçim kazanan davranış modelidir.
    Bireyin toplumsal hayatta varlığını tescillemesi bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı karşılamak üzere ,Kasım Hoca’nın çalışmasının devamında ideolojiyi kültürün iki uç sınırı arasında konumlandırmasından da yola çıkarak, kültür öğelerinin yarattığı toplumsal yaşamdaki fikir inanç ve değerleri benimsiyor.
    İkinci basamakta ele alacağım husus yine Alfred Adler’e göre tüm insanların etkinliklerini yöneten faktörün üstünlük, güç ve diğerlerini aşma hedefi olmasıdır.
    Toplumsal açıdan önemli bir grubun veya sınıfın içinde bulunduğu durumu ve hayat deneyimlerini simgeleyen inanç ve fikirler.
    D.H. Lawrance’e göre simgeleşmiş bu inanç ve fikirlerin ideolojik açıdan benimsenişini ülkücülük, akılsal olarak türetilmiş düşünceler aracılığıyla büyük duygusal kaynakların etkinliğe geçirilişi olarak anlatır. Tutkusal ruhun denetimi için oluşturulmuş ülkü ise yüce bir makine ilkesinden başka bir şey değildir. Ülkü makinenin içindeki tanrıdan başka bir şey değildir.İnsan ruhunu kendi kendine çalıştıran sabit makine ilkesi. Üstünlük, güç hedefine programlanmış ve ülküleştirdiği türetilmiş düşüncelerle hareket eden makineleşmiş bir insan figürü karşımıza çıkar. Zannımca bu inanç ve fikirlerin dünya görüşüne yakın görülmesi isabetlidir çünkü birey yarattığı bu ideolojiyle temas çevresindeki diğer bireyleri(aile, çalışma ortamı, eğitim ortamı vs.) şekillendirip kolektif bir oluşum meydana getirecektir.
    Üçüncü basamakta değerlendirilmesi gereken husus konusunda Gustave Le Bon’un şu tanımından yola çıkacağım: Kolektif zihniyet oldukça özel bir bütün çeşidini temsil eder. En önemli özelliği tamamen ‘’bilinçsiz’’ unsurların ve tuhaf bir kolektif mantığın egemenliği altında olmasıdır. Bu biliçsizlik hali artık ideoloji kılıfına ihtiyaç duymadan kendini gerçekleştirmedeki asıl hedef olan güce ulaşmak konusunda açık olmak sonucunu doğurur. Ve itibar kazanmak için güç gösterisi çıkarların sağlanması boyutuyla başlar:
    Toplumsal grupların çıkarlarının meşrulaştırılması ve desteklenmesi.

    Üçüncü basamak bir kopuş noktasıdır diyebiliriz.Bu noktadan sonra ortaya çıkan ve meşrulaştırılan ilk çıkarlar neticesinde D.H. Lawrance’in açıkladığı ‘’ ülküsel akıl beyin, kan ve yaşamı emip kurutarak çağdaş yaşamın vampiri olmuştur ‘’ metaforuyla bireyin iktidarı elinde bulundurma dürtüsüyle ortaya çıkan ve devamında kitlesel olarak egemen iktidar olma hedefine ulaşmak adına yaratılan ideolojileri araç olarak kullanma aşamasına ulaşan bir sürecin başlangıç aşaması meydana gelir. Diğer üç basamak da bu vampirliğin eseridir.
    (Hocam hukuk ideolojisi için yaptığım değerlendirme yetişmedi yarım haliyle iletmek istemedim o nedenle ilerleyen saatlerde mail yoluyla ileteceğim.)
    F.Şimal Yerdekalmazer

  15. İdeoloji Olarak Hukuk makalesi üzerine;
    Makalede bahsedilen hukuk fetişizminin iki anlamından birisi olan “hukuk toplumsal yaşamın zorunlu unsurudur” bakışını ve bu bakışın iki görünümünden birini –hukuk kuralını yaratan toplumsal olgudur- haklı buldum. Yanlış hatırlamıyorsam makalelerden birisinde borç dediğimiz şeyin aslında hukuk böyle bir tanım koyduğu için, zihnimizde bir karşılık bulmasına sebebiyet verdiği için ortaya çıktığına dair bir savunma vardı ve buna kendi içimde katılmamıştım. O yüzden bence de bu makalede geçen ‘toplumsal olguyu yaratan hukuk değildir’ cümlesi çok doğru. Hukukun geleceğe yönelik her şeyi tahmin edebilme ihtimali olduğunu düşünmüyorum bu yüzden insanlar arasındaki etkileşim, iletişim, paylaşım arttıkça bilmediğimiz yeni türden meseleler illaki ortaya çıkacaktır ve hukuk bu aşamada devreye girecektir. Yani örneğin kimse kimseyi öldürmemiş olsaydı katil kelimesi ortaya çıkmayacaktı belki de çünkü böyle bir şey öngörülemeyebilirdi. Aynı şekilde yüksek olasılıkla yüzyıllar sonra gelişen teknolojiyle yeni olaylar, kavramlar insanlar arasındaki yeni tür ilişkileri beraberinde getirecektir ve sorun ortaya çıktıkça hukuk uyuşmazlığı çözmek için var olacaktır. Fakat buradaki ikinci görünümü olan “toplumda hukuk olmazsa herkes herkesi öldürür” yargısına katılmıyorum. Evet hukuk toplumsal düzeni sağlamaya yöneliktir ama bu hukukun olmadığı her yerde düzensizlik olacağı anlamına gelmez. Belki şu an farkında bile olmadığımız bir alanda herhangi bir hukuk kuralı yoktur ama buna rağmen hiçbirimiz uyuşmazlık yaşamıyoruzdur biraz fazla ütopik ama neden olmasın?
    Amerikan Hukuki Realizm Akımı makalesinde hukuki realizmin ortak kalkış noktaları 9 maddede sıralanmış bunlar arasında özellikle 4.madde ilgimi çekti hatta beni bir çıkmaza sürükledi. Maddeden çıkarılan sonuç: olması gerekene bakarken aslında olanı görmenin zorlaşıyor olması. Tabiki hayatın her alanında belki de içgüdüsel olarak sürekli acaba şöyle olsa daha mı iyi olurdu düşüncesini barındırıyoruz ama özellikle hukukta 1.sınıftan itibaren olan ve olması gereken terimleri üzerinde çok fazla durduk ve devam ediyoruz. Olması gerekene bakmak hep daha cazip, yenilikçi ve çözüm odaklı geldi bana ve olması gerekenin ne olduğunu düşündükçe var olanla yetinmeyip üzerine bir şeyler katıp ilerlemeye yönelik hareket etmiş olacağımızı düşündüm. Ama maddeyi okuyunca gerçekten de olması gerekene bakalım derken fazla hayalperest davranıp gerçeklerden kopuyor muyuz diye bir kafa karışıklığı yaşadım. Ve sanırım bu konuda ikisinden birini seçmek değil de dengeyi sağlamak daha yararlı olacaktır. Sadece olana veya sadece olması gerekene yönelmek bizi ya hayalperest ya da realist yapar diye düşünüyorum.

  16. İKİ SORUDA POSTMODERNİZM VE HUKUKA YANSIMASI makalesi üzerine..
    İlk başta postmodernizm kavramını ele alıcak olursak kavram kendini doğuran bir anlamı içinde barındırıyor.Kendisini doğuran büyüten ve değişmek için kendini öldüren bu kavram makaleninde bahsettiği gibi paradoksal bir tavır içeriyor.Neden “post” peki? Modernizmin yetemediği anlam neydi de bir de bunun “post” hali çıktı diye düşünmemek elde değil. Aslında gerçekten bir kaç saniye mukayese yapıldıktan sonra modernin de ötesinde olan şeyi tanımlamanın amacının ne olduğunu kavramak gerektiğini anlıyorsunuz.Modernizmin olduğu her yerde postmodernizmden de söz edilebilir mi? Eğer ediliyorsa bu aslında modernizmi sorgulamak ve onu eleştirel bir gözle değerlendirmek içindir. Daha iyiye daha güzele götürmek için modernizmin ötesine ihtiyacımız olduğunu anlamadığımızda soruya kısmen olumlu bir cevap verebiliyoruz. Görünen var birde görünenin arkasında olan. Ama burdaki görünen tabirini de basit bir şekilde ele almamamız gerekiyor. Modernizm asla bir toprak değildir, toprağın altındaki katman ise post modernizmin bu katmanın altında onun oluşmasını sağlayan bir alt katmandır. Tanım yapmak oldukça zor çünkü en başından beri bu ders kapsamında da insan bilimlerine tanım yapmanın daha doğrusu net bir tanım koymanın pek mümkün olamayacağını gördük.
    Yavaş yavaş tanımlardan çıkıp kavramların birbirleriyle olan ilişkisine dair yorumlamalar yapalım.
    Makalede diyor ki ;” Pozitivizm kendisini izleyecek modernizme bırakacağı çok önemli iki ilkeye sahipti:Düzen ve İlerleme.” Bu durumda bilimlerdeki ilerleyiş her zaman en iyi olana yönelecek ve bireysel yaşamda yahut toplumsal yaşamda dünya bir yeryüzü cenneti olacak. Daha sonraki kısımda da bu iyimser havanın sürdürülemediğinden bahsediyor.
    Burası kafamı kurcalayan bir kısım oldu. Makaledeki bu kısmın biraz hızlı geçildiği kanısındayım. Yani bir karmaşa ve soru yığını bırakıp hemen alt bir konuya geçmiş.Pozitivizme göre olguların altta yatan sebebini yahut özü hakkında bilgimiz olmaz.Evet çünkü gözlemlenebilir değil.Böyle bir kavramın bıraktığı ilke tanımları nasıl modernizmin kullanacağı ilkeler olabilir? Düzen ve ilerlemeden asıl kasıt tam olarak ne olmalıdır.Modernizmde düzen nasıl sağlanacak ve bu ilerleyiş nasıl olacaktır?Buraya net cevap verememenin sebebinin postmodernizm ile moderniz mi sınırlara ayırırken zorlanıyor oluşum. Postmodernizmin kural tanımayan bir ideoloji olduğunu gördük.Sanırım burada pozitivizmden miras ilke kural buna bağlı düzen olmayacaktır.Fakat ilerleme bir düzene bağlı olmasada vardır. İşte bu noktada şunu sormak gerekiyor postmodernizm modernizmin devamı mı yoksa modernizmden bir kopuş mu? Buradaki cevaba göre düzen ve ilerlemenin modernizmdeki yorumu yapılabilir. Diğer bir soru olarak modern en son olan değil midir? Postmodernizmin ötesi de var mıdır? Varsa postmodernizm bunu kapsar mı? Açıkçası cevap bulamıyorum ve aklım iyice bulanıyor 🙂
    Gelelim postmodernizmin hukuka yansımasına ..Hukuku eleştirel olarak inceleyeceği aşikar. Çeşitli hukuk anlayışlarına hiçbir kural sınırlaması olmadan kendi içinde değerlendirmeler ile radikal eleştirel yapacaktır.Bu eleştirilerin hukuku gerçekten onaracağı kanısındayım.Çünkü sabit bir bakış açısıyla yapılmadığından ve herhangi bir sabit ideoloji formuna sokulmadan yapılacağından hukuku görünenin ötesine taşıyabilecek.Tabi bunu yaparken hukuku hep bir forma sokmak isteyen yapılarla mücadele içinde olması gerekecek ve sınırları da illaki ayarlaması gerekecek.
    Genel kuralların somut olaylara yansıması her zaman karara bağlamaz diyordu makalede.Aslında bu kısa bir şekilde durumu özetliyor.Tek düze yollarda yürümek istemeyen ve farklı biçimler gibi durup aslında aynı fabrikanın ürünü olanlara inat değişimin kuralsızlığın ve mutlakiyetçi anlayışın kalıplarını yırtarak hukuku yeniden yorumlamak gerekliliğini de anlatıyor sanki bizlere postmodernizm.Makaledeki ahlaki anlayış kısmında da görülüyor ki nesnel olan genel olan ilkelerin varlığı reddedilir.Tabi bunu hukuka göre biçimlemek mümkün olacak mıdır? Burası sanırım tartışmaya açıktır.

  17. Hak kavramının temelinin doğaüstü güç anlayışında aranması gerekmektedir.
    Hak kavramının temelinin soyut bir “güce” bağlanmasının toplum içinde karmaşaya,belirsizliğe ve hak kayıplarına yol açacağını düşünüyorum.

    Hukuk ve futbol kuralları benzetmesinde, hukuk’un ilgilendiğin sonuçların topun çizgiyi geçip geçmemesi gibi kesin bir olayla bağdaştırılması
    bence yanlıştır. Çünkü hukukta karar verilip kesinleştikten sonra bir suçlunun seneler sonra suçsuz olduğu ortaya çıkabilir ve bu görülmüş
    bir durumdur.

    Tolga Balamir 201751022

  18. Postmodernizmin hukuku ele alışının aslında doğru, gerçek, evrensel ilkeler gibi kavramlar noktasında kendinden önceki dönemden çok daha farklı olduğunu söyleyebiliriz. Ki aslında bu farlılık da modern dediğimiz düzenin arkasından gelmesiyle yakından alakalı. Makalede geçen ‘var olan düzen modern ise gerçek modern onu da yıkmak isteyecektir’ cümlesi de bunu açıkça göstermekte. Bana göre bu dönemdeki görüşleri anlamamızda bize yardımcı olacak ilk şey yola çıktıkları (Nietzsche’ye ait olan) ahlak anlayışı. Bu tür bir anlayışın benimsenmesi sonucu ahlaki nesnellik, hukukta nötrlük gibi kavramlar otomatik olarak kabul edilemez olmakta ve hatta kabul edilseler dahi sonuçlarının nesnellik değil baskı, sömürü olacağı vurgulanmaktadır. Ve buradan da doğrunun gerçeğin çokluğunu, hatta aklın dahi çoğul olabileceğini anlamamız mümkün olabilmektedir. Bana göre de savunulan görüşlerde desteklenebilecek noktalar mevcut. Ancak aslında tüm herkesin anlaşacağı rasyonel ilkeler yoktur tezini savunurken bu görüşü evrensel bir gerçek haline getirme çabaları, bana kendileriyle de bir noktada çelişmiş olabileceklerini düşündürdü diyebilirim.

  19. İdeoloji nedir? Okuduğum makalede birçok tanım yapılmış ancak şunu anladım ki ve makalede de belirttiği gibi bunun net bir tanımı yok; bence ideoloji su gibi bulunduğu kabın şeklini alıyor yani tanımı yapan herkes kendi düşüncesini, fikrini, inancını, siyasi ve dünya görüşünü bu tanımın içine ekleyerek belirtmektedir. Hukukun ideolojiside ülkelerin içinden geçtiği dönemin özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre sürekli bir değişim geçirmiştir tabii olarak bu etkiye azda olsa dışardan etkileşim olmuştur. Örneğin ülkemizde Avrupa birliği müzakere süresince hukukumuza etkilerde yadsınamaz.
    İnsanoğlunun değişen ve gelişen dünyasında ihtiyaçları ve alışkanlıkları sürekli bir gelişim ve değişim geçirmiştir. Bu değişim ve gelişimden de hukukun da etkilenmemesi mümkün değildir. Örneğin İskandinav ülkelerinde hukukçular hukuktaki metafizik kavramlara karşı çıkmıştır. Bir diğer örnekte çok hızlı değişen ve gelişen Amerikan toplumuna mevcut sistem deyim yerindeyse dar geliyordu ve değişim kaçınılmaz oldu; böylelikle hukuki realizmin doğuşu başladı. Değişmeyen tek şey değişim kendisidir. İnsanoğlu bu değişimleri ihtiyaçları doğrusunda her zaman yaşayacaktır…

  20. Herkese merhaba;
    İdeoloji olarak hukuk makalesiyle ilgili görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Makaleyi okumaya başladığımda “ideoloji” kavramını nötr tanımlayan Destutt de Tracy ve arkadaşları bana daha yakın gelmişti. Çünkü bana göre ideoloji olumlu veya olumsuz kavramlar taşımayan, tarafsız bir kavram. Ancak daha sonra devamında Terry Eagleton ‘un ideoloji kavramı okuduğumda kafam karıştı. İlk olarak söylemeliyim ki “ideoloji” ve “kültür” kavramları bana göre birbirinden çok farklı. Kültür yaşadığımız yer, doğduğumuz büyüdüğümüz dönem, din, millet gibi kavramlar çerçevesinde gelişirken; ideoloji tamamen kişinin dünya görüşü, entelektüel bakış açısı, dünyayı anlayıp değerlendirirken ve davranışlarımızda göz önünde bulundurduğumuz fikir ve inançların bütünü gibi bir kavram. O yüzden makalede okuduğum 6 farklı ideoloji tanımıyla uyuşamadım. Bu 6 farklı tanım sanki birbiriyle bağlantı içinde olan bir süreç gibi, birbirinden farklı değil. Bana göre ideoloji sosyal dünyayı tanımlama yöntemlerinden birisi. İdeolojinin bizzat bilim ve bilgi olması görüşü de bana uzak geliyor çünkü ideolojide bilimde olduğu gibi net yargılar, deney ve gözlemden uzaktır, kişiden kişiye göre değişebilir. Bu açıdan hukukun bir ideoloji olduğu da bence doğru değil. Ancak şu olabilir, hukuka dayalı devletlerin ideal devlet olabileceği, hukukla her problemin çözülebileceği, hukuk devleti ideası bir ideoloji olabilirse belki, fakat hukukun kendisi ideoloji olmamalıdır. Balbus’un eleştirel kavramı olan hukuk fetişizmi kavramı hukukun üstünlüğü prensibinin, yani var olan kanunların herkesi bağlaması gerçeğinin, hukukun her şeyin üstünde olduğu şeklinde algılanmasıdır. Bu düşüncenin sahipleri hukukun her sorunu çözebileceğine dair sarsılmaz bir inanç içindedirler. Ancak tüm dünya bilir ki bu ne yazık ki doğru değildir. Hukuk genellikle statiktir ve tarif edildiği kalıplar içinde çalışır. (kimi tarihi durumlarda hukuk adamları inanılmaz açılımlar yapıp, ilerlemenin önünü açmış olsalar da) Marx’a göre ideoloji derken devletleri kapitalist, liberal ve sosyalist olarak ayıracaksak; hukuk her biri için farklı bir işlevi yerine getiriyor. Kapitalist düzenle yönetilen bir devlete göre mülkiyet hakkının sınırlarını korumayı hukuk sağlıyor. Sosyalist düzende kimsenin kimseden variyetli olamayacağı bir düzeni yine hukuk koruyor ve sağlıyor. Liberal devletlerde piyasadaki tercihler özgürlüğünü koruyan yine hukuk. O zaman “hukuk” bir ideolojiyse herkes için, her devlet için farklı bir anlam ifade ediyor. Oysa ideolojilerin bir tanımı vardır (olumlu-olumsuz veya nötr olması tanımları olmasını değiştirmez.)

    Canseli Eda Tıpyardım 201751172

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s